14 Mayıs 2017 Pazar

Neler İzledim?


Merhabalar. Yine uzun bir süre uzak kaldım buralara. Bu ayın başında yolum Eskişehir Film Festivali'yle kesişti. Öyle muhteşem bir programı olmasa bile nefsimi körelttiğini söyleyebilirim en azından. Birkaç güzel filmle doldurdum ceplerimi. Sizlere de anlatacaklarım var...


Heartstone, Guðmundur Arnar Guðmundsson

İlk olarak İzlanda'da küçük bir balıkçı kasabasındayız. Denizde balık tutan bir grup ergen büyük bir heyecan ve hırsla yakaladıkları iri balıkları kovalara dolduruyor. Hani adam(!) oluyorlar ya artık, eve elleri kolları dolu gelip kendilerini kanıtlayacaklar. Adam olmak böyle bir şey çünkü. Derken, oltalarına takılan minik bir iskorpite ucubeymiş gibi yüzlerini buruşturarak bakıyor ve onu ayaklarının altında ezip, küfürler eşliğinde suya geri fırlatıyorlar. Sadece kocaman balıkları tutmak istiyorlar, kovalarında iskorpitlere yer yok. Filmin mesken edindiği habitatın ne menem bir yer olduğunu ufak da olsa daha ilk sahneden anlayabiliyoruz. Farklılıklara saygısı, çirkin saydığı gruplara tahammülü yok bu kasabanın, belli. Çocuk, insan ruhunun aynasıdır sonuçta... Yönetmen çocuklardan ikisini daha yakından tanımamızı sağlıyor. Thor ve Kristjan. İki arkadaş. İçine düştükleri büyüme girdapları, çocuklara has hevesleri, düşleri, kendilerini gösterme arzuları o kadar tanıdık ve evrensel ki dünyanın neresinde yaşarsanız yaşayın kendi büyüme ağrılarınızla bağlar kuruyorsunuz. Tabii burada hikayenin bir de kendi cinselliğini keşfetme boyutu var. Thor yeni tanıştığı kıza karşı içinde anlamlandıramadığı bir şeyler besliyor, Kristjan'ın ise ilk aşkı tuhaf bir biçimde en yakın arkadaşında filizleniyor. O, bu durumu tuhaf buluyor, çünkü doğumundan itibaren mensubu olduğu heteroseksüel düzende aşkın böylesi kodlanmamış. Oysa aşk hiçbir koda, formüle, manifestoya, kutsal kitaba muhtaç değil, içinden gelendir aslolan. Bunu öğrenene kadar Kristjan'ın çocuk kalbi çok büyük badireler atlatıyor. Homofobik bir babanın örümcek zihniyetiyle boğuşuyor örneğin, can arkadaşını kaybedip yalnız kalma korkusu yaşıyor. Sonunda feraha eriyor mu peki? Şu kadarını söyleyeyim, başta yakalanıp kafası ezilen iskorpitin finalde yine küçük bir çocuk tarafından özgürce yüzebilmesi için denize bırakıldığını görüyoruz.... (A-)

Rauf, Soner Caner & Barış Kaya

Şimdi ise Kars'a uzanıyoruz... Rauf da bizim topraklarımızdan seslenen bir büyüme anlatısı. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse erken yaşta büyümek zorunda bırakılma öyküsü bu. Öğretmenine kızan Rauf okulu bırakıyor ve babası onu zanaat öğrenmesi için bir marangozun yanına çırak veriyor. 12 yaşındaki Rauf burada ustasının genç ve güzeller güzeli kızı Zana'ya gönlünü kaptırıyor. Her türlü hinlikten azade minik kalbindeki dev pıtırtılara o da anlam veremiyor başta, ama hınzır arkadaşları ona aşkın ne demek olduğu konusunda yardımcı oluyorlar. Aşık olduğunda heyecanlanırsın, gülersin, nefesin kesilir diyorlar. Bu emarelerin kendinde olduğunu teyit eden Rauf aşkının peşinden koşmaya karar veriyor. Bu yolda ilk iş olarak Zana'nın istediği pembe çiçekli yazmayı alıp ona hediye edecek. Ama o da ne, Rauf pembe diye bir renk olduğunu bilmiyor, daha önce köyde hiç böyle bir renk görmemiş... Bu noktada Rauf'un köyünden de bahsedeyim biraz. Bir tarafta askere gidenleri bir tarafta da dağa çıkanları görüyoruz. Korkunç bir kıyım var dışarıda, iki tarafın da ölüleri sürekli köye geri getiriliyor. Babalar gencecik oğullarını-kızlarını toprağa veriyor. Gözleri yaşlı analar ümitle evlatlarının sağ salim geri dönmesini bekliyor. Köyün tepesinde her daim uçaklar uçuyor, bomba sesleri gırla. Ama tüm bunlar arka planda belli belirsiz gerçekleşiyor. Filmin ön planınında bir çocuğun saflığı ve masumiyeti var. Azmederek pembe rengi aramaya devam eden Rauf bu yaslı köyde griyle tanışıyor... Filmi gerçekten çok sevdim. Son çeyrekte melodram dozu artmasaydı keşke. Senaryo bu kadar kopuk olmasaydı ve final sahnesinde de sembolizm kasılmasaydı, muhteşem sinematografisi ile müzikleri ve çocuk oyuncuların sevimliliği için tam not verebilirdim Rauf'a ama olmuyor maalesef. (B)


Kaygı, Ceylan Özgün Özçelik

Olmuyor arkadaşlar olmuyor. Bu kokuşmuş, bayağı düzene bir elimizi uzatıp dur işareti yapmaya görelim hemen kolumuz çarka kapılıyor. Bir bakmışız dişlilerden biri oluvermişiz, sistem bizi sinsice asla istemediğimiz kişiye dönüştürmüş, hababam debelenip duruyoruz. Unutuyoruz. Kendimizi öyle bir kaptırıyoruz ki gündelik telaşa, başımıza gelenleri, bize reva görülenleri bir güzel unutuyoruz. Bir kanalda belgesel kurguculuğu yapan Hasret unutmamak için direnenlerden. Yahut hatırlamaya çalışanlardan desek daha doğru olur. Kanal yönetiminin kaypaklığı ve baskıcılığı nedeniyle işinden ayrılıyor, içine kapandığı aile yadigarı evde halüsinasyonlar görüp aslında trafik kazasında kaybettiği anne-babasının kendisinden saklanan bir katliama kurban gittiklerini düşünmeye başlıyor Hasret. Yönetmen Ceylan Özgün Özçelik bu ilk filminde toplumsal mazimizin acı bir hatırasına da vurgu yapmış. Hasret'in her gece gördüğü kabuslara anlam verememesi, ebeveynlerinin ölümüne yol açan (aslında hepimizi de ilgilendiren) hadiseyi unutmuş olması ve hiçbirimizin de bunu hatırlayamamasına işaret ederek, iktidar ve yandaş medyanın ortak hafızamızı nasıl sildiğini gösteriyor. Hasret'le aramızdaki fark, bir süre üzülüp, isyan ettikten sonra yaşananları sineye çekmemiz ve akabinde de derhal çarka tutunup işimize gücümüze geri dönmemiz belki de. Onun ise sanrıları artık öyle bir noktaya gelmiş ki tamamiyle içini kemiren şüphelere teslim olarak dizginleri elinden bırakıp günlerini belleğini sorgulamaya adıyor. Yönetmen, Hasret'in gördüğü kabuslarla yüzleştiği, geçmişini sorguladığı sekanslarda nefes kesici kareler yakalamış. Sürekli yürüdüğü sokaklarda arka planda bitmek tükenmek bilmeyen kentsel dönüşüm inşaatlarını görüyoruz mesela. Etrafımızda sürekli bir şeylerin değişiyor olmasının yarattığı tekinsizlik, inşaat gürültüleri ile endişe verici ses efektleriyle birleşince Hasret'in kapılıp gittiği kaygı ve korkuları derinden hissediyoruz. Teknik açıdan gayet başarılı bir yerli psikolojik - gerilim filmi var karşımızda. Evet. Hakkını teslim edelim genç yönetmenin. Ama şu da var, toplumsal belleğin çöküşü, medya manipülasyonu, algı yönetimi, iktidar tarafından kuşatılmışlık, diktatörlük, kapitalist düzenin çalışanlarına uyguladığı mobbing, kentsel dönüşüm işgali derken hikaye biraz ortaya karışık salataya dönüşmemiş mi sanki? Hemen ilk filmden birçok şeyi anlatma hevesini anlamlandıramıyorum ben. Aman bu konuda da fikir beyan edeyim, şu mevzuda da bir şeyler söyleyeyim diye işe girişince anlatılanlar sabun köpüğü kalıyor biraz, bu derinliksiz laf kalabalığı vecizeler bir kulağımızdan girip öbüründen çıkıyor. Filmden ayrıldığımda bana bir tek "duvarlar çok sıcak" repliğinin içime saldığı küçük kıyamet kaldı. (B-)


On Body and Soul, Ildikó Enyedi

Ay, hadi bir de Macaristan'a uzanalım. Berlin Film Festivali'nden Altın Ayı ödülünü koparan On Body and Soul enteresan bir film. Açılış sahnesinde karla kaplı, sakin, sessiz, huzur dolu bir ormanda karşılaşan bir geyik ile bir ceylanı görüyoruz. Birbirlerini süzüyorlar usul usul. Derken gerçek dünyanın keşmekeşine, bir mezbahaya geçiyoruz. Az önceki huzur dolu ortamın aksine, burada hayvanların kesilmesini, parçalara ayrılmasını açık seçik, dehşetle seyrediyoruz. Mezbahanın finans müdürü Endre ile kalite kontrol sorumlusu olarak yeni işe başlayan Maria arasında hemen ilk karşılaşmalarında bir etkileşim doğuyor. Hatta bu etkileşim ilginç bir şekilde geceleri de devam ediyor. İkisi de karanlık çöküp, yastığa başlarını koyduklarında bir geyik ve bir ceylan olarak aynı rüyada buluşuyorlar. İş yerinde yapılan bir anket sonucunda da bunu tesadüfen keşfedip birbirlerini tanıma yoluna gidiyorlar. Her gece rüyalarda buluşmalar devam ediyor, gündüzleri ise genelde öğle yemeklerinde yanlış anlaşılmalarla veya absürt durumlarla sonlanan kısa sohbetlerden öteye gidemiyorlar. İkili ruhen kurabildikleri bağı, bedenen oluşturamıyor anlayacağınız. Ayrıca Endre'de fiziksel bir kısıtlılık, Maria'da ise insan ilişkilerini anlamlandırmasını engelleyen mental bir kısıtlılık söz konusu. Filmin beden ve ruh üzerine söylediği yegane şeyler de bunlar esasen. Dolayısıyla biraz basit hatta beklediğimin aksine bariz yüzeysel buldum On Body and Soul'u. Ama mizahi bir dille sunulduğu için gayet eğlenerek izledim ve duygusal bir sahnenin arka fonunda çalan dokunaklı şarkının (Laura Marling, What He Wrote) etkisiyle de içimde bir şeylerin eridiğini hissettim. Son olarak belirtmeden de geçmeyeyim, nihayet prestijli bir film festivalinde politik duruş takınma hevesi olmayan, ana malzemesi insan ve içinde barındırdığı duygusal sermaye olan bir filmin taçlandırıldığını görmek çok güzel. Darısı Cannes'ın başına! (B+)


Singin' in the Rain, Stanley Donen & Gene Kelly

Ahh böyle nadide bir klasik müzikali perdede izleyip salondan çıkışta mis gibi bahar yağmuruna yakalanmak sinema tanrılarının bizlere bir armağanı olsa gerek. İyi ki Eskişehir sokaklarında o gece lambalarından bir tane çıkmadı karşıma, yoksa yağmurun altında saatlerce sarılıp ağlar, sonra da zatürre olurdum... 1952 yapımı Singin' in the Rain aslında 20'li yıllarda geçiyor. Sessiz filmlerden sesli film dönemine geçmeye hazırlanan Hollywood film endüstrisinin dublajla olan imtihanını izliyoruz. Yeni döneme ayak uydurmakta zorlanan kahramanlarımız müzikal cazibeyi keşfediyorlar. Hakkında çok fazla söze gerek yok, zaten kültleşmiş, yıllarca türünün en iyisi olarak kabul görmüş, danslarıyla şovlarıyla kendinden sonraki müzikallere de ilham kaynağı olmuş bir film bu. Bize seyredip keyiflenmek düşer.


7 yorum:

  1. "Rauf"u özellikle merak ettim. "On Body and Soul" izleme listemdeydi ama yazındaki anlattığın bazı sahneler yüzünden izleyebilir miyim bilemiyorum.

    Bu arada gerçekten çok güzel dökmüşsün kelimelere, zevkle okudum.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Evet, On Body and Soul'da insana vejetaryen olmayı düşündürtecek birkaç kanlı sahne mevcut. Çok etkilenirim diyorsan evde izlemeyi bekle, o bölümleri geçersin.

      Teşekkür ederim! 🙃

      Sil
  2. Muzaffer,
    Filmlerin hepsi güzele benziyor, zaten puanları da iyi, güzel seçmişsin brava :). Rauf'u bilmiyordum izlemek isterim, Kaygı'yı biliyordum onu da izlerim umarım bir ara. Heartstone dailgimi çekti. On Body And Soul baya gördüğüm bir filmdi ama hiç ne hakkında olduğunu okumamıştım, Beckett'in Godot'yu beklerken'i anımsattı bir yönden :). Singing in the rain klasik ama hala izlemedim :/.
    İyi ki döndün yazmaya :).

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. *Puan derken senin verdiğin notları kastettim :)

      Sil
    2. Biliyor musun, Godot'yu Beklerken'i çok merak ediyordum, şimdi sen deyince aklıma geldi film uyarlamasını izleyeyim bir ara :) Teşekkürler yorumun için, filmler fena değil, umarım sen de beğenirsin 😊

      Sil
    3. Altyazılısı var mı bilmiyorum ama aşağıda vereceğim link oyundan birebir uyarlama ve çok güzel. Oyunculuklar falan ben çok sevdim. Tavsiye ederim :).

      https://www.youtube.com/watch?v=Wifcyo64n-w

      Sil
    4. Benim kastettiğim film de buydu zaten, yer işaretlerine ekledim uygun bir zamanda izleyeceğim 👍

      Sil